Örümceklerin Dünya'sı-İnanılmaz


Merhaba,

Örümcekler Ben'i kendimi bildim bileli her zaman şaşırtmışlardır.Neden böylesine bir desene ihtiyaç duyarlar.Bunu kendilerine sormak lazım.









































































Yelkenliler - Hayallerin ötesi.


Merhaba,

Ortaçağ da bu yelkenlilerle okyanusları aşmak.İnsanoğlu nun başaramıyacağı hiçbir şey yoktur diye düşünüyorum.




























CANNES’DA ŞEHİR ŞOV





















Türkiye, 10-13 Mart tarihleri arasında Fransa’nın Cannes şehrinde düzenlenecek MIPIM’e damga vurmaya  hazırlanıyor. Global yatırımcıların buluşma noktası olan fuarda bu yıl ‘İstanbul çadırı’ kurulacak, kentin  maketi  sergilenecek. Uluslararası katılımcıların İstanbul’u görebilecekleri 96 metrekarelik dev kent  maketinde her saat  başında İstanbul’un seslerini, tarihini yansıtan şovlar yapılacak. Geçmiş yıllarda  gayrimenkul projeleri segilenen  fuarda bu yıl şehirler ön plana çıkacak. Yabancı yatırımcılara İstanbul’un  yanı sıra Antalya, Ankara ve Balıkesir  de tanıtılacak.  Fuar alanında sergilenen maketler ve düzenlenen  panellerle Türkiye’ye yatımın avantajları  anlatılacak. Bu yıl 20 bin ziyaretçinin katılımıyla gerçekleşen  Resmi MIPIM Açılış Kokteyli’nin ev sahibi İstanbul  Ticaret Odası ve Beyoğlu Belediyesi  olacak. Kokteylde uluslararası yatırımcıya Türk tatları ve kültürüyle İstanbul  anlatılacak.
 Ant Yapı: Ümraniye’de Geri Sayım
 Ant Yapı’nın İstanbul Ümraniye’de inşa ettiği 42 katlı ‘Antasya Residence’ projesinin inşasında 42’inci  kata  ulaşıldı. 617 bağımsız birimden oluşan projede teslimlerin Ekim 2015’de yapılması planlanıyor.  Antasya Residence, İstanbul’da, TEM Ümraniye kavşağında yer alıyor.  1. ve 2. köprü bağlantı yollarına  yakın bir mesafede konumlanan projede teslimlerin Ekim 2015’de yapılması planlanıyor. Antasya Residence; Akasya Yapı’nın yaklaşık 50 dönüm arsası üzerinde geliştirdiği konut, ofis ve alışveriş merkezinden oluşan karma projenin konut bloğu olarak ortaya çıkıyor. Bu karma yapı içerisinde 42 kat ve 617 bağımsız bölümden oluşan konut bloğunda, standart kat planlarındaki 1+1 ve 2+1 dairelerin yanı sıra birleştirme imkanı sunan modüler sistem sayesinde daha büyük konut alternatifleri elde etmek de mümkün. Projede Üst kattaki daireler, Avrupa yakası silueti ve orman manzarasına hakim olmasıyla öne çıkıyor. Antasya Residence projesi yüzde 1 KDV avantajına da sahip.
Cennet Koru: 2 Milyar Lira Yatırım Yolda
Keleşoğlu İnşaat yeni gayrimenkul yatırımları için düğmeye bastı. İstanbul’da yatırım değeri 2 milyar lirayı bulan 3 proje planladıklarını belirten Keleşoğlu İnşaat Yönetim Kurulu Üyesi Fuat Keleş ve Dursun Keleş, İstanbul Küçükçekmece’deki CennetKoru konut projelerinde inşaatın yüzde 45’ini tamamladıklarını söyledi.  İstanbul Küçükçekmece’de hayata geçen CennetKoru konut projesinde inşaatın yüzde 45’ini tamamlayan Keleşoğlu İnşaat yeni gayrimenkul projeleri için çalışmalara başladı. Keleşoğlu İnşaat Yönetim Kurulu Üyesi Fuat Keleş ve Dursun Keleş, yıl içinde yatırım değeri 2 milyar lirayı bulan 3 proje planladıklarını söyledi. İstanbul Küçükçekmece’deki CennetKoru projesinde 408 konut ve 25 mağazaya yer verildiğini belirten Fuat Keleş, “Mayıs 2016’da tamamlanacak projede mağazalar da satışa sunuldu. Proje tamamlanınca 1500 kişiye ev sahipliği yapacak” dedi.
DKY İnşaat: 2 Yılda 3 Bin Konut Üretecek 
MIPIM’e katılan DKY İnşaat, yeni projeleri ilk kez uluslararası yatırımcılara tanıtacak.  DKY İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Ali Dumankaya, iki yılda 3 milyar lira yatırımla 3 bin konut inşa edeceklerini açıkladı. Şirket, İstanbul’un hızla gelişen lokasyonu Kartal’da gerçekleştirdiği ‘DKY Kartal’ projesini Avrupalı yatırımcıların beğenisine sunacak. DKY İnşaat ayrıca, Kağıthane, Çeliktepe, Göztepe, Sultanbeyli, Kadıköy, Maltepe gibi  bölgelerde gerçekleştireceği konut ve ofis projeleri ile ilgileri yatırımcılarla paylaşacak. DKY inşaat Yönetim Kurulu Başkanı Ali Dumankaya,  DKY Kartal projesi ile birlikte iki yılda 7 proje hayata geçireceklerini belirterek, 3 bin konut ve 3 milyar TL yatırım yapacaklarını ifade etti.
Emlak Konut: İstanbul’u Tanıtacak 
Fuarda İstanbul’un gelişen bölgelerini tanıtacaklarını belirten Emlak Konut GYO Genel Müdürü Murat Kurum, Başakşehir- Kayabaş, Batı Ataşehir bölgeleri ve İstanbul Finans Merkezi alanını yabancı yatırımcılara tanıtacaklarını söyledi. Fuara, Emlak Konut GYO olarak herhangi bir proje ile katılmadıklarını, projeden ziyade daha makro bir yaklaşım sergilemek hedefiyle yola çıktıklarını belirten Emlak Konut GYO Genel Müdürü Murat Kurum,  projelerin bulunduğu bölgeleri ön plana çıkartacaklarını dile getirdi. İstanbul Avrupa yakasında Yenişehir bölgesinin çekirdeğini oluşturan Başakşehir-Kayabaşı bölgesini yabancı yatırımcılara anlatacaklarını söyleyen Kurum,  “Fuarda tanıtacağımız ikinci bölge şirketimizin uzun yıllardır gelişiminde büyük emeğinin geçtiği ve birçok başarılı gelir paylaşımı projemizi tamamladığımız Batı Ataşehir bölgesi. Bunlara ek ve üçüncü olarak ise, özellikle hükümetimizin de kuruluşunda büyük destek verdiği ve bizzat şirketimizin de koordinasyonunda iştirak ettiği “İstanbul Finans Merkezi”. Bu üç alanı da özel olarak hazırlattığımız ölçeklendirilmiş model maketlerimizle tanıtacağız” dedi.
Kuzu Grup: Ortadoğu’dan Sonra Sıra Avrupa’da 
İstanbul Ataköy’de hayata geçecek konut projesi ‘Sea Pearl’,  Dubai’de düzenlenen gayrimenkul fuarı Cityscape Global’den sonra şimdi de MIPIM’de görücüye çıkıyor.  Kuzu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Özen Kuzu, Fransa’daki fuarda yabancı yatırımcılardan önemli oranda ön talep beklediklerini söyledi. Özen Kuzu, MIPIM 2015 fuarının Türkiye’nin gelişen gayrimenkul pazarını tanıtmak ve İstanbul’un imajını yükseltmek için önemli bir organizasyon olduğunu dile getirdi.
Vadistanbul Bulvar: Yatırım Fonlarıyla Cannes’da Buluşacak
İstanbul Ticaret Odası’nın destekleriyle oluşturulan Türkiye çadırında, ‘Vadistanbul’ gayrimenkul projesi de yerini alıyor. Şirket yetkilileri fuarda yabancı yatırım fonları ile birebir görüşmeler gerçekleştireceklerini söyledi.  Bu yıl 26’ncısı düzenlenen MIPIM Fuarı, dünyanın birçok noktasından gayrimenkul projelerini yatırımcılarla buluşturmaya devam ediyor. Artaş Grubu, Aydınlı Grup ve Invest İnşaat’ın ortak girişimi ile hayata geçirilen, 1.1 milyar dolarlık Vadistanbul projesi MIPIM fuarında bu yıl da yerini alacak. Şirket yetkililer fuarda, yabancı yatırım fonları ile de birebir görüşmeler gerçekleştireceklerini söyledi.  424 bin metrekare alan üzerinde geliştirilen Vadistanbul’un ofis, alışveriş caddesi, AVM ve otelden oluşacak “Bulvar” etabı uluslararası arenada sergilenecek.
Bir boomads advertorial içeriğidir.




Kürt Dili Üzerine


Merhaba,

Çoktandır merak ettiğim bir konuda yapılan bir araştırmayı paylaşmak istedim.Alıntının içeriğini bazı açılardan mantıklı buldum.Fakat yine de tarih yeni halklar veya milletler yaratır.Önemli olan bu yeni oluşumların bir özbilinc yaratmasıdır.Özbilinc yaratmak ve bunu kurumlaştırmak yüzyıllar ister.Tarih bu tür oluşumlar ve yok olmalarla doludur.Bu konuda son sözü gelecek söyleyecektir.Kesin olan birşey vardır.Özbilinc yaratmanın asli koşulu bağımsız olarak ortaya çıkmaktır.


Ülkemizin maruz kaldığı küresel etnik ameliyatın maskesini indiren,Kürtçülük dayatmasının şifrelerini çözen, son derece önemli bir çalışmayı dikkatlerinize sunuyoruz
Evliya Çelebi 15 AYRI LEHÇE saymıştır. V.MİNORKSKY de FARSÇA’dan FARKLI özellikler gösteren BİR ÇOK LEHÇE’den söz eder.
(23) Rusya’nın Erzurum konsolosu olarak görev yapmış olan Auguste Jaba, 1860 yılında Kürtçe üzerine derlemelerini yayınlamıştır. Daha sonra da Sen Petersburg Bilimler Akademisi’nin F. Justi isteği üzerine Kürtçe-Rusça-Almanca Lugat’taki 8378 kelimelik bir “Kürtçe” sözlük hazırlanmıştır. Daha sonra da V. Minorsky gibi kürdologlar tarafından bu sözlük tasnif edilmiştir. Buna göre: 3080 kelime …………. TÜRKÇE 1030 kelime ……………….Farsça 1200 kelime ………. Zend lehçesi 370 kelime …………… Pehlevi lehçesi 2000 kelime ………….. Arapça 220 kelime ……….. Ermenice 108 kelime ……… Keldanî 60 kelime ……… Çerkesçe 20 kelime ……………. Gürcüce 300 kelime …….. menşei belli olmayan olduğu anlaşılmıştır. (Prof. Dr. A. Haluk Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, sf. 119) Ahmet Buran’ın “Doğu Anadolu Ağızlarının Kelime Haznesi” başlıklı araştırması, “Kürtçe’de var olan 2000-3000 Arapça ve Farsça kelimenin (aslında sözlüğe bakarsanız 5500) %80’inin OSMANLI TÜRKÇESİ, %40-50’sinin de BUGÜNKÜ TÜRKÇE olduğu”nu ortaya koymuştur. Yeni yayınlanan ve 20.000 kelimelik olduğu söylenen “kürtçe” sözlük de, ilkinden farklı değildir.
Öte yandan, Alman Prof. De Groot en az “1300 öncesine ait GÖKTÜRK ve UYGUR TÜRKÇESİ’nden 532 kelimenin bugün “Kürtçe” diye bilinen ağızlarda hâlâ kullanılmakta olduğu”nu tesbit etmiştir. Bu kelimelerden bazıları şunlardır: GÖKTÜRK ………….Kürtçe ……………Anlamı apa …………………….. apo ………………….. amca mın ………………………….. min ………….. ben, benim, bana ka ………………….. ka/ko …………… aile büyüğü, yaşlı kişi kent …………………….. gend/gund …………………… şehir, köy buge ………………. bug(e) ……………………. gelin kon …………………… kon …………………. çadır, konak yeri kutay ……………… kutni ……………….. parlak kumaş eke ………………kako/kek/keko ……………. ağabey eke ……………….. axe ………………… ağa kalın ………………. khalın …………….. başlık parası lor …………………. lor …………….. süt, lor peyniri iğit ………………… eğit………………. yiğit ilan ……………….. ilan …………………… yılan Kürt ayırımcılar buna karşılık TDK Sözlüğünü ele alarak Türkçe sayılan pek çok kelimenin de Arap-Fars-Latin kaynaklı olduğunu gösterirler. Ama önemli olan kelimeler değil, dil yapısıdır.
TÜRKÇE yabancı kelimeleri dahi kendi dil yapısı içinde kullanır. Yani “nev’i şahsına münhasır” bir dil yapısı vardır!.. Kürtçe öyle mi?.. Hayır. Pek çok lehçenin birbirini tutan bir grameri yoktur. Kaldı ki, Kürtlerin çoğu, o Kürtçe olduğu iddia edilen 20.000 kelimenin büyük kısmını hayatlarında bir kere bile duymamışlardır, hiç kullanmazlar!.. Öte yandan bu kişilerin konuşma tarzı, vurguları, kelimeleri telaffuz edişleri hep ORTA ASYA TÜRKLERİ’ne, özellikle ÖZBEKLER’e ve TACİKLER’e benzer. Kürt ayırımcılar hele bir o diyarlara uzansalar, kendilerini hiç te yabancı bulmıyacaklardır!..
Öte yandan ilk TÜRKÇE sözlüğün neredeyse 1000 yıl önce Divan-ı Lugat-ıt TÜRK olarak Kaşgarlı Mahmud tarafından hazırlandığı unutulmamalıdır… ve bu sözlük tümüyle TÜRKÇE kelimelerden oluşur. Ayrıca Ali Şir Nevai’nin “TÜRKÇE’nin Farsça’dan dahi üstün olduğu”nu oraya koyan 500 yıl önceki eserleri mevcuttur.
Nikitine’e göre, “Kürtçe’nin Hint-Avrupaî (Aryan) bir dilolduğu” tartışmalı olup, mutlak bir kabul değildir!.. Gürdal Aksoy ise, “Aryan” tabirinin Avrupa burjuvazisi tarafından uydurulmuş bir kavram olduğunu “su götürmez bir gerçek”sayar!.. (Kürt Dili ve Söylenceleri, sf. 148) Bu “aryan” tezini Maurice Duvarger, “saçmalık” olarak niteler ve: – “Adı var kendi yok bir dille tanımlanan; bu adı var kendi yok halk topluluğunu bir çok sözde bilgin bir yere yerleştirmeye çalıştı.
Vardıkları sonuçların birbirini tutmazlığı, bunların saçmalığını da açıkça ortaya koymaktadır,” der ve, Aryan (Hint-Avrupaî) toplulukların bu tutarsız bilginler tarafından Hindistan’dan Kuzey Afrika’ya, Macaristan’dan Baltık bölgesine kadar 8 ayrı “çıkış noktası” gösterdiklerini belirterek saçmalıklara örnek diye verir! F. Rödiger ve A.F. Pott “Kürtçe’nin KALDECE (SAMÎ) ile ilgisinin olmadığını, bu dilin İran menşeli olduğu”nu ileri sürerler. Prof. Vladimir Minorsky Kürtçe’yi Kuzey-Batı İran dillerinden biri kabul eder. Ancak bugnkü Farsça’dan ayırır.
Kürtçe’nin BAŞKA bir kökenden gelmesi gerektiğini ileri sürer!. Farkları şöyle sıralar: – Telâffuz farkları, – Şekil Farkları, – Nahiv (cümle yapısı) farkları, – Kelime farkları, – Ses değişimleri farkları. Bu büyük farklardan sonra, Kürtçe eğer SAMÎ değilse, eğer FARS (HİNT-AVRUPAÎ) değilse, başka ne olabilir?..
Tabii ki, URAL-ALTAY kökenli!.. Kürtçe ağızlar şöyle sıralanabilir: Kırmanç : Büyük Zap Suyu’nun Dicle’ye bağlandığı noktadan yukarıya, Zap Suyu boyunca, Urumiye Gölü’ne kadar çizilen hattın yukarısında kalan bölgede konuşuluyor. Soranî: Bu hattın altında Irak ve İran’da konuşuluyor.
Soranî ile Kırmanç dilbilgisi arasındaki fark, İngilizce ile Almanca arasındaki fark kadar büyüktür. Ancak kelimeler Felemenkçe ile Almanca kadar yakındır. Her iki ağız da köyden köye fark gösterir. Samandağ’la Kirmanşah arasındaki Kürtler, bugünkü Farsça’ya yakın bir dil konuşur. Zazaca : Sivas-Erzincan-Malatya-Diyarbakır-Bingöl dairesinde konuşuluyor. Gurânî : Halepçe’nin karşısında İran’da, ve Haningi’nin karşısında İran’da küçük birer dairede konuşuluyor.
Zazaca ile Gurânî birbirleriyle bağlantılıdır. Bu da Zaza ve Gurânîler’in aynı ortak kökten geldiğini, muhtemelen Hazar Denizi’nin güneybatı yakasındaki Deylem ve Gilan taraflarından olduklarını gösterir. Bu yüzyıla kadar Süleymaniye bölgesindeki bazı köylülerin “Gurânî” olduğu, ve bölgedeki Kürtler’den farklı olduğu kabul edilirdi. Gurânî halkını, Gurânî konuşanları ve bu köylüleri aynı kökten kabul etmek şüphelidir. Yazar David Mc Dowall, Zaza ve Gurânîler’in Kırmanç ve Soranîler’den önce Zagros bölgesine geldiğini öne sürüyor. Güney-Doğu Lehçeleri: Bu başlık altındakilerin küçük bir kısmı Haningin-İran sınırı arasında Irak’ta, ve Halepçe-Haningin-Kirmanşah-Sananda dairesinde konuşuluyor.
Zazaki’nin Kırmanç veya diye Kürt ağızlarından tamamen farklı olduğu ise V. Minorsky, Prof. Haddank, Prof. David Mac Kenzie, Ingmar Sauberg, Terry L. Todd, W.B. Lockwood, T.M. Jhonstone ve Prof. Dr. Gouchıe Kojima kesin bir dille ifade edilmiştir. Yani armutlar ile elmalar toplanıp “kürtçe” sayılamaz!.. Ne var ki, echel-ü cühelâ (cahiller cahili) politikacılarımız, aydınlarımız ve TRT yöneticileri hâlâ Zazaki’yi “Kürtçe lehçe” diye sunmakta, Avrupa Birliği’nin aynı yöndeki raporlarına sessiz kalmaktadırlar! Kaldı ki, KIRMANÇ kelimesi dahi TÜRKÇE kökenlidir!..
KIRMANÇ, KURMANÇ, GURMANÇ diye geçer, KUMAN TÜRKLERİ ile bağlantısı bir yana; KURMAN kelimesi Divan-ı Lugat-ıt TÜRK’te “gedelgeç, yay konan kap, yaylık” (OĞUZ ve KIPÇAK lehçeleri) anlamına geldiği belirtilir. Ayrıca KURMAN büyük bir TÜRK boyunun adıdır. (Macar bilim adamı L. Rasonyi, Dünya Tarihinde TÜRKLÜK, sf. 139,148) KAZAK ve KIRGIZLAR’ın CAPPAS ve MASKAR kollarından birer boyun adı da KURMAN’dır… Yani iki KURMAN oymağı ORTAASYA’da, bir KURMAN-Ç boyu da ANADOLU’dadır!..
KÜRTÇE aslında “DİLLER KARIŞIMI BİLE OLMAYIP, KELİMELER KARIŞIMI BİR AĞIZ”dır!… Özellikle Kırmançça kelimeler büyük ölçüde TÜRK yapısı üzerine kurulmuştur. KÜRTÇE ASLINDA, ESKİ TÜRK LEHÇELERİNDE KAYBOLMUŞ KELİMELERİ ÇIKARMAK İÇİN BULUNMAZ BİR HAZİNEDİR!. Mesela, Pülümür’de kış mevsimine doğru açan bir çiçeğe, yöre halkı KARBELİK der. Bu sözü Kürtçe sayar. Halbuki KAR’ın yağacağını BELLİ eden bu çiçeğe, bundan uygun TÜRKÇE bir ad olabilir mi?.. (24) Bazı Kürt oymaklarının öz-be-öz TÜRKÇE adları da müslümanlığı kabul etmelerinden sonra değişmiştir. HALDİ-HALİDİ, CAFARLI-CAFERİ, (ABAZA) ABHAS-ABBAS, KURİS-KUREYŞİ, HASARENLİ-HASENANLI gibi… V. MİNORSKY, “KÜRTLERİN İRANÎ SAYILMASI, IRKÎ OLMAKTAN ZİYADE; DİL VE TARİH MÜTALÂALARINA DAYANMAKTADIR.
Kürtlerin merkezi sahaya yerleşmeden evvel, oralarda isimleri kendilerininkine benziyen, fakat başka menşeli KARDU adlı bir kavim yaşamış olduğu ve bunların SONRADAN İran menşelilerle KARIŞMIŞ olduğunu ileri sürmek mümkündür,” der. Bu ifade dahi Kürt bölücülerin sahiplenmeye çalıştığı KARDULAR ‘ın KÜRT olmadığını, KÜRTLER’İN DE İranlı, yani ARYAN OLMADIĞINI göstermektedir. Ayırımcılar “kürtçe”yi ayrı bir dil gibi yutturmak isterler. Halbuki TEK bir “kürtçe” olmadığı gibi, hiç bir “kürtçe” ağız da yazıya geçmiş değildir!.. (Bakınız: GOİCHİ KUJİMA) Kürtçe denilen ağızların pek çoğunda gramer TÜRKÇE’yi andırır…
Mesela cümlede öğelerin sıralanması çoğu zaman TÜRKÇE gibi ÖZNE + TÜMLEÇ + YÜKLEM şeklindedir. Hint-Avrupai dillerdeki gibi ÖZNE + YÜKLEM + TÜMLEÇ şeklinde değildir…. Bu da bizim uydurmamız değil, bilakis Kürtçülerin yayınlarında yer alan hususlardır. Örnekler: Ez it we re dibejim …. Min jı wi re da … Kürtçe Ben ona söylüyorum … Ben ona verdim … TÜRKÇE I am telling him … I gave it to him … İngilizce Min sev heye … Ez dewlemend bum … Kürtçe Benim elmam var … Ben zengin idim …. TÜRKÇE I have an apple … I was rich … İngilizce Wi lı ser reki ne aw heye ne çamor …. Kürtçe O yolun üstüne ne su var ne çamur …. Türkçe There is neither water nor mud on that road ….İngilizce Ez Kırmanç ım … Ez civan ım …. Kürtçe Ben Kırmanç’ım … Ben civanım (gencim) … TÜRKÇE I am Kırmanç … I am young …. İngilizce Zu vare, kalemiha hılda, hikatamın binvise… Kürtçe Çabuk gel, kalemini al, hikayemi yaz …. TÜRKÇE Come quickly, take your pencil, write my story… İngilizce Ez dıbıjim, Kırmançi TURANİ’ye, ew dibiye na… Kürtçe Ben diyorum ki, Kırmanç TÜRK’tür, o diyor ki, hayır… TÜRKÇE I say that Kırmanç is Turk, he says no… İngilizce Vare, çay veho… Kürtçe Gel, çay iç… TÜRKÇE Come, have tea…. İngilizce Bu örnekler Hint-Avrupaî olduğu iddia edilen “kürtçe” cümlelerin nasıl TURANÎ bir gramer yapısına sahip olduğunu göstermektedir. Kürtçe denilen şahıs zamirlerinden ilki EZ, Farsça gibi görünür ama aslı ÖZ’dür.
ORTAASYA’da TÜRKLER “ÖZÜM KIRGIZ” der… Bu ifadenin EZ KIRMANÇ IM ile yakınlığına dikkatinizi çekeriz. İkincisi MİN’dir ki, ANADOLU TÜRKÇESİ’nde BEN, Azeri lehçesinde MEN şeklindedir. ORTAASYA’da kullanılır. Birinci şahıs takısı yukarda görüldüğü gibi değişmemiştir bile!… Azeri’nin MEN TÜRKEM demesi ile, ayırımcının MIN KIRD IM demesi arasında ancak ağız farkı vardır!.. Denizli ağzında MUSTEFALİ (Mustafa Ali) bile daha fazla farklılık gösterir!.. Öte yandan ORTAASYA’da Kürt kelimesi KURT veya KIRT olarak kullanılır.
Bir TÜRK boyu olan BAŞKIRTLAR gibi!… İkinci şahıs TU veya TE’dir ki, SEN’den bozma olduğu ortadadır… Üçüncü şahıs EW’dir. “W” harfinin V’den farkı; birincinin ağzı “O” der gibi yuvarlattıktan sonra telaffuz edilmesidir ki, TÜRKÇE’de TAVUK derken çıkar… Böylece EW’in aslında EO olduğu ve “O” kelimesinden bozma olduğu görülür!… Şu halde sıralarsak MİN-TE-EW, BEN-SEN-O’dan başka bir şey değildir!… (Bak: Kürtçe Gramer, yazarı Dr. Kamuran Ali Bedirhan, Deng Yayınları, 1991… Bu sözde Kürtçü ayırımcı yazarın adı bile Türk’tür. Han ünvanını Türkler’den başkası kullanmaz!) “Kürtçe” ağızların İran’la olan bağlantısına gelince Pers, Sasanî dillerinde, diğer Aryan dillerde de Kürt kelimesi yoktur. Med dilinde de yoktur… Arapça’ya ise sonradan girmiş olup, Etrak (TÜRKLER) gibi çoğul haliyle Ekrad olarak alınmıştır.
En eski devirlerden beri göçebe-konargöçer anlamında kullanılmıştır. Yani Kürtler İranlılardan etkilenmişlerdir, bazı Fars kökenli Kürt aşiretleri vardır ama; köken olarak tümüyle onlara bağlı değillerdir. 451 yılında Kafkasya üzerinden Mugan’ın güneyinde yerleşmiş olan Akhun TÜRK topluluklarından, 12. yüzyılda Harzemşahlar döneminde MUGAN TÜRKMENLERİ olarak bahsedilmektedir.. Bu TÜRKMENLER Arap kaynaklarında Ekrad-ı bi-iskan, yani yerleşik olmayan Kürtler olarak geçer.
Açıkça görülmektedir ki, Arap kaynakları henüz yerleşik hayata geçmemiş ve belki de müslüman olmamış TÜRK boylarını ayırt etmek için Ekrad ifadesini kullanmaktadırlar… Çünkü göçebe de olsa müslüman Türkler’e TÜRKMEN adı verilmesi de bu dönemdedir. Böylece GURTİ-KARDU gibi yakıştırmaları bir kenara bırakırsak; ilk defa bir BOY olarak Kürt adına ORHUN kitâabelerinde rastlıyoruz… Bu uruğun GÖKTÜRK diye bilinen devletin içinde ve diğer TÜRK boyları arasında yaşadığı ve liderinin adının ALP URUNGU olduğu tartışma götürmez.(Bakınız: ELEGEŞ ANITI, ORHUN KİTABELERİ Herat’tan üç fersah yukarıda Ulenknişin yaylasının batısında Kürtnişin adında bir köy vardır…
Anadolu Kürtleri o diyara bir sefer yapmadıklarına göre, bu adın yöre Türkleri tarafından verildiği ortadadır. Aslında bunda şaşacak bir şey yoktur!.. Çünkü Kürt kelimesi TÜRKÇE’dir ve zengin mânâlar taşır: KÜRT : Kar yığını, çığ, bir çeşit kayın ağacı, ayva ağacı KÜRÜD: Merih gezeğeni (Ayrıca Beyşehir kenarında eskiden göçebe olan Türkmenlerin oturduğu Kürtler köyünde ise “süpürge otu” anlamına gelir.) KÜRT : kalın kar yığını (Kazak lehçesi) KÜRTİK: yeni yağmış kar (Kazak ve Tarançi lehçesi) çığ (Sor Lehçesi) KÖRT : Kar yığını (Kazan Tatar lehçesi) Karların dağlarda teşkil ettiği saçak, kar yığıntısı (Çuvaş lehçesi) KÖRTÜK: kar denizi veya kar çölü (Uygur lehçesi) kar yığını (Teleüt, Soyon ve Karakırgız lehçesi) KÜRTKÜ: kar yığını (Karakırgız lehçesi) KÜRTÇÜK: kar yığını (Yakut ve Çeremis lehçesi) (Kürt Meselesi, M. Şükrü Sekban, 1979, sf.18-19) Daha da enteresanı, geçenlerde (2001, Mart) STV televizyonunda konuşan ve ülkesini tanıtan Afganistan Büyükelçisi gösterilen filimdeki bir halıyı “KÜRDΔ diye adlandırdı… Kendisine, “Niye bu halının adı KÜRDÎ?” diye sorulunca, ne cevap verdi, biliyor musunuz?.. – “Çünkü bu tür halılar Afganistan’daki DAĞLI BİR KABİLE tarafından dokunur,” dedi!.. Bu da bizim “Kürt” ifadesinin DAĞLI GÖÇEBELER için kullanıldığı tesbitimizi desteklemektedir. Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu asla bir “Kürt Bölgesi” değildir!..
Bölgede 11. asırdan itibaren devlet kuran Artukoğulları, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Saltukoğuları, Mengücükoğulları hep OĞUZ boyundandır. Aralarında hiç Kürt devleti yoktur!… Çünkü devlet kuran yerleşik hayata geçer, yerleşik olanın da Kürtlüğü sona erer!.. Çünkü KÜRTLÜK, DAĞ GÖÇEBELİĞİ DEMEKTİR! Dil farklılığın sebebi, yörenin sarp dağlık olması ve Arap-Acem etkisinin hissedilmesidir… Van Milletvekili İbrahim Aras dönemin GERDİ aşireti reisi OĞUZ Bey’e sorar: – “Bu ad TÜRK adıdır, (Sen Kürt’sen) sana nasıl gelmiş?” – “Bendeniz 21. OĞUZ’um… Bizde baba evlâdına kendi babasının adını verir, bu böylece devam eder, gider,” cevabını alır. Ama maalesef öz-be-öz TÜRK olan bu aşiret reisi, TÜRKÇE bilmiyor, yörenin karmaşık ağzını kullanıyordu!… Amcası KILIÇ Bey de!.. Adı TÜRK, KOÇBEYİ aşireti reisi Mehmet Emin Bey de!… (Doğu Anadolu Gerçeği sf. 31) Kürtçe denilen ağızlarda cümleler Farsça-Arapça kelimelerden oluşsa da cümle yapısı, yani grameri genelde TÜRKÇE’dir!.. Ve bilindiği gibi bir dilin aslını tesbite yarıyan kıstas ta gramerdir!.. Öte yandan, biliyorsunuz, artniyetli Avrupa Birliği’nin baskısı ile bir “kürtçe” yayın furyası başladı. Bu son derece komik ve amaçsız bir faaliyet…çünkü Kurmançça ve Zazaca yapılan bu yayınları dinleyenler Kurmanç ve Zaza grubundan dahi olsalar anlayamıyorlar.
Mesela Mahsun Kırmızıgül annesinin Zaza olmasına rağmen, yayını anlayamadığını açıkladı!… Çünkü BİR JAPON DİL UZMANININ DEDİĞİ GİBİ 30’a yakın ağız var. İki komşu köyün “kürtleri” bile zaman geliyor, birbirini anlamıyor!… Sırada “kürtçe” eğitim var!… Avrupa Birliği’nin istediği ve onların bu ülkedeki uşaklarının “başüstüne” deyip hemen yerine getirmeye çalıştığı her “emir” gibi bu hususu da yakında gerçekleştirmek için kolları sıvayacaklardır. Ama bakın Yalçın Küçük ne diyor: – “Paris Üniversitesi’nde, belki de dünyanın en iyi Doğu Dilleri üniversitesinde, Farisî, Soranî, Kırmançi tahsil ettim.” – “Paris’te pek çok Kürt vardı, (ama) sınıflarımda hiç Kürt yoktu!..” – “Bir TÜRK (ben), sevimli bir Japon, Türk Harp Akademisi’ne gelecek bir Fransız yarbay, Paris polis departmanından bir komiser, dedesi Sovyet komünizminin kuruluşuna katılmış, adı Tanya bir İsveçli hanım, üç yıl sınıf arkadaşı olmuştuk.” – “Enstitü’de Kürt öğrenci yok muydu?.. -(El Cevap:) Çoktu!.. Ve bunlar TÜRKOLOJİ okuyorlardı!..” (Tekelistan, 2004) Fransa’da Kürtler’e baskı mı var?.. Yok!.. Üstelik yağız bir Kürt delikanlısının azad kabul etmez kölesi ve de metresi Bayan Mitterand başta olmak üzere, tüm Fransa’nın kürtçülüğü, kürt bölücülüğü desteklediği düşünülürse, Yalçın Küçük’ün bu tesbiti ibret vericidir. _________________________ (23)- Yavuz, Edip; aynı eser. “Kürt” tarihçi Celile Celil bunu destekler mahiyette şöyle diyor: “Zazaki ve Kuzey Sorani GÜNEY Kürtçesidir. Benim konuştuğum KUZEY Kürtçesidir. Bundan başka Gorani var, Lori var, Mukri var… Kurmançi Arap dilinin etkisi altındaydı… Sorani ise Fars edebiyatı(nın)…” (Yeni Ülke Gazetesi, 1992 sayı 28) (24)- Yavuz, Edip; aynı eser. Bir başka örnek te Kürt ayırımcılar tarafından verilmektedir. Bu kişiler bölgeye sahip çıkabilmek için Nemrut Dağı’ndaki heykellerin ait olduğu KOMMAGENE Krallığı’na bir kulp bulmuşlardır. Sözüm ona bu ad Kürtçe “KONE GİYA = herkesin çadırı” ifadesinde gelmekteymiş!.. (Kafaoğlu, A.Başer-Yücel, Müslim; “Kurtarıcı mı, Masal mı?” Özgür Gündem Gazetesi, 27.7.1992 günlü sayısı)


KUTAY SEDAT ÖZKAN- GAZİ ÜNİVERSİTESİ



Türkiye'de Finansal Konjonktür


Merhaba,

Türkiye ekonomisinin finansal konjonktürü konusu oldukça geniş bir içeriğe sahip.Ben bu içeriklerin vurgulayıcı olanlarını konsolide ederek neden-sonuç ve çözümlerin neler olabileceğini bu yazımda belirtmeye çalışacağım.

FİNANSAL KONJONKTÜR

Bu konunun  içeriği bankalar,piyasalar,ülkenin borçlanma miktarı, faiz oranları ve bu borçlanmanın yarattığı fırsat maliyetinin neden olduğu siyasi tavizlerdir. Cari açık, ülke yönetimindeki verimsizlik gibi unsurlar açık ve gizli fon kayıplarına yol açmaktadır.Cari açık konusu bu bölümün asli konusudur. Dış ticaret sistemi cari açığı devamlı olarak beslemektedir.Şöyle ki.İthalat birim maliyeti yaklaşık 3 usd . İhracat birim şatışı ise 1.5 usd dolaylarında. Bu durumun düzeltilmesi  kısa vadede zor görünmektedir.Ayrıca ihracatımızın ithalata dayalı olması konuyu daha da  derinleştirmektedir.Daha da kötüsü ihrac mallarımızın çoğunluğu katma değeri yüksek mallardan oluşmamaktadır.Yani ithalatçı ülke rahatlıkla bu malları başka ülkelerden temin edebilir. Bu konuda AB ( Avrupa Birliği ) ye  yapılan ihracat kalemlerinden bazılarında AB  Türkiye de yeterli fon biriktiğine kanaat getirdiğinde o malı başka bir ülke ile anlaşıp o ülkeden getirebilmektedir.Bu konuda tam üye olunmaması dolayısıyla Türkiye nin elinden hiçbir şey gelmemektedir.Kısaca ihracatımız standart bir endekse sahip değildir.AB gümrük birliği anlaşması bu gibi sorunlar yüzünden kısır bir döngü halini almıştır.

Dış ticarette ki bu yapısal çarpıklık Osmanlı 'dan beri değişmemiştir.Cumhuriyetin ilk yıllarında biraz seviye kazansak da diğer yıllara bu avantajımızı kaybettik.Nufusumuz azdı.Sanayi atılımları standartlaşmaya başlamıştı.Avrupa savaştan çıkmıştı.Bu yapısal sorunun asıl tehlikesi ülkede reel sermaye birikimi önlemesidir.Bu oldukça ayrıntılı ve uzun bir konudur.Açılımını ve nasıl çözülmesi gerektiğini  ileriki yazılarımda belirteceğim.

ÜSTELİK ŞU AN TRANSATLANTİK ANLAŞMASI  ( ABD VE AB ARASINDA ) GÜNDEMDEDİR.TÜRKİYE'NİN BU OLUŞUMUN İÇİNE ALINMASI ŞU AN BAHİS KONUSU DEĞİLDİR.ÇÜNKÜ.TÜRKİYE AB LİĞİNİN DEMİRBAŞIDIR.DEVLET ÇOK KÖTÜ YÖNETİLMEKTEDİR.BÖYLESİNE BÜYÜK BİR OLUŞUMUN İÇİNE ALINABİLECEK İTİBARI OLAN BİR DEVLET DEĞİLDİR.SOVYET TEHDİDİ DE YOKTUR.O HALDE DERLİ-TOPLU İSTEDİĞİ POZİSYONU ALAN BİR TÜRKİYE YEDE İHTİYAÇ YOKTUR.

Ekonominin açık pozisyonunu kapatmak için doğal olarak dış borç almaktayız.Bilinen özel ve kamu dış borcunun 400 milyar usd  olduğu yazılıp çizilmekte.Bu hükümetin finansal endekslerine inanmak mümkün değildir.Bu borcun 500 milyar usd ın üstünde olduğunu sanıyorum.Bu borcun yarattığı fırsat maliyetini kimse görmemektedir.Bu borcu ödemek için yaklaşık 300 milyar usd lık yatırıma ihtiyaç vardır.Yani 800 milyar usd gibi risk bahis konusu.Dış borç faiz oranları ortalama % 6 civarlarında.Bu oran finans kapitalin orta çapdaki ülkelere uyguladığı bir orandır.Yani yüksektir.Özel sektörün aldığı sendikasyon kredilerindeki oranlar vade-meblağ ve teminata göre değişebilmelidir.KAMU VE ÖZEL SEKTÖR AYRIMINA KARŞIYIM.ÇÜNKÜ.TÜM FİNANSAL HAREKETLER BİRBİRİNE BAĞLIDIR.Bu ayrım sadece bilgidir.

BORCUMUZ KARTOPU GİBİ BÜYÜMEKTEDİR.EKONOMİMİZİN YAPISAL SORUNLARI BORCU BESLEMEKTEDİR.ÖZELLEŞTİRMELERDE BU BORCUN KAPANMASINA YETMEMİŞTİR.YETMESİ DE MÜMKÜN DEĞİLDİR.BU YAPISAL SORUN TÜRKİYE DE ZENGİN VEYA FAKİR HERKESİ FİNANSAL KÖLE YAPMIŞTIR.BU SORUN MUHAKKAK ÇÖZÜLMELİDİR.GELECEK NESİLLERİN ZAMANINI ÇALMAYA HAKKIMIZ YOKTUR DİYE DÜŞÜNÜYORUM.

Gelelim bankalara.Öncelik Merkez Bankasının tabiki.Merkez bankalarının asli görevi reel piyasada likiditasyonu sağlamaktır.Yasalar ve net kurallarla belirlenmiş bir bağımsızlığı olmalıdır.Merkez Bankası nın piyasa likiditasyonu için kullandığı araç reeskont kredileridir.Pratikte bu çoğunlukla eximbank eliyle ihracatın finansmanı adıyla uygulanmaktadır.Tabiki bu reeskont teşviği katma değeri yüksek bir mala endeksli değilse reel sermaye birikimine hiçbir katkı sağlamamaktadır.ŞU AN MERKEZ BANKAMIZ GENEL LİKİDİTASYONU İYİ GÖTÜRMEKTEDİR.FAKAT GÜCÜ BELLİDİR VE GLOBAL KRİZLERDE ETKİNLİK GÖSTEREMEZ.

Özel sektörün  bankalarında dahil  borçlanma oranı çok yüksektir.Eğer ülkede reel sermaye birikimi olsa bu borçlanma etkili olmayabilirdi.Aldıkları borç yaklaşık 270 milyar usd civarlarında.Bu borcun kısa vadeli bölümü 110 milyar usd.Son derece tehlikeli bir tablo bu.Global bir krizde merkez bankasının piyasada likiditasyon sağlaması bu durumda imkansız görünmektedir.Artık global krizleri finansa edebilecek bir türk halkı yok.ÇÜNKÜ.AKP HALKIN FİNANSAL DİRENCİNİ EKONOMİDEKİ AYMAZLIKLARI YÜZÜNDEN KIRMIŞTIR.TABİKİ BUNU BİLİNÇLİ YAPMIŞTIR.BAŞKA ÇIKIŞ YOLU DA YOKTUR ZATEN.

Özel sektör bankaları çoğunlukla cari açığın finansmanı için piyasaya sürülen finansal araçlardan beslenmektedir.Çok da doğaldır bu.Çünkü.Bu ülkede ihtiyaç yaratan-katma değeri yüksek üretim yapan yatırım sayısı yok denecek kadar azdır.Kötü olan bu sistemin yarattığı fiktif ( sahte-şişmiş ) likiditenin patlamasının yakın olduğudur.Sistem borcu beslemektedir.ABD  bile yaşadığı LEHMAN BROTHERS krizinden sonra türev piyasaları tekrar yapılandırmıştır.Artık bir vadeli kontratın fiyatlandırması denetim altındadır.

Bu tablo Türkiye nin hem iç hem de dış siyasette oyun kurucu olmasını engellemektedir.Ekonomik milli bir yapılanmaya ihtiyac var.Tabiki dışa açık fakat iyi hesaplanmış hamleler yaptıran bir yapılanma.Bu yapılandırmayı gerçekleştirmezsek ülkenin sacayaklarının kırılacağı gün gibi ortadadır.AKP nin ekonomik vizyonunun yetersizliği sorunu daha da derinleştirmiştir. CARİ AÇIK VEREN ( ÜSTELİK YAPISAL ) BİR ÜLKENİN BÜYÜMESİ BAHİS KONUSU DEĞİLDİR.BÜYÜMEKTEN ZİYADE EKONOMİNİN SAĞLIKLI OLUP OLMAMASIDIR ÖNEMLİ OLAN.GEÇİCİ ÇÖZÜMLER SADECE ZAMAN KAYBETTİRİR.REEL SERMAYE BİRİKİMİNİ YARATMAK  KAÇINILMAZDIR.REEL SERMAYE BİRİKİMİ SAĞLAMAK AKABİNDE BÜYÜMEYİ DE GETİRECEKTİR ZATEN.

BEŞ CENTE İHTİYACIMIZ YOK ARTIK.MİLYAR USD YE MUHTACIZ.BU DÜNYA DA EKONOMİNİZİN SAĞLIĞI  KADAR İTİBARINIZ OLUR.
















Üçüncü sanayi devrimi-Üçüncü Dünya Savaşı



Merhaba,

Birinci Sanayi Devrimi tekstil endüstrisinin gelişmesiyle birlikte İngiltere de başladı.Önceleri evlerde yüzlerce elle dokumacılar tarafından gerçekleştirilen üretim küçük meta üretiminin gelişmesiyle ( sınırlı seri üretim ) yerini küçük imalathanelere bıraktı.Çünkü.Evlerde yapılan üretim artan nüfusun-dış talebin
karşılanmasında yetersiz kalıyordu.

Tabiki buna benzer oluşumlar Fransa ve Almanya dada bahis konusuydu. Fakat ilk hareketin İngiltere de başladığını söyleyebiliriz. Birinci sanayi devrimini başlatan ülkelerin ortak özellikleri şuydu. Denizaşırı sömürgelerinin olması-Hammadde girdi maliyetlerinin-işçilik maliyetlerin düşüklüğü.Bu grupta bir tek Almanya nın bu ortak özelliklere sahip olmadığını görüyoruz.Fakat o dönemde Almanya daki eğitimin ( özellikle teknik ) son derece üst düzeydeydi.Almanya diğer iki ülkenin avantajlarını gelişmiş makina endüstri ile kapatmıştır.Sanayi devrimini yapan bu ülkelerin önünde koca bir dünya pazarı vardı.Mal satılacak-beslenecek-geleneksel ekonomilerin tıkadığı yüzlerce ülke ilk sanayi devriminin itici gücü olmuştur.
Bu ülkelerin kendi nufusları içindeki ucuz işgücü de bu devrimin hızla yol almasında baş etkendir.Akabinde bankacılık-borsa gibi kurumlaşmış kapitalist oluşumlarda sahneye çıktı.Birinci sanayi devriminin başladığı-sürdüğü diyalektik sürece kapitalizm diyoruz-deniyor.

Kapitalist sistemin kurumlaşması beraberinde toplumda yüzlerce yıllık kültüründe değişmesini getirdi.Zenginliğin ülke vatandaşları arasında adaletli bir şekilde paylaşılmaması-dini kurumların adaleti toplumsal katmanlarda-sınıflarda sağlayamayacağı netleşince-sosyalizm/kominizm gibi ideolojiler ortaya çıktı.Hızla Dünya ya yayıldı.Destek gördü.Sosyalist ideoloji sanki binlerce yıllık sömürünün önüne geçebilecek-insanlar arasındaki haksızlıkları sona erdirecek bir büyüydü sanki.Neyse.Asıl konumuza dönelim.Sanayi devrimi saydığımız ( Almanya-İngiltere-fransa ) ile sınırlı kalmadı.İtalya, Amerika da bu klübe katılmışlardır.Tabiki bu değişim-üretim şekli başka ülkelere de sıçradı.Sıçradığı ülkeler de ( Rusya-Japonya ) bayağı yol katettiler. Sadece Osmanlı seyirci kalmamasına rağmen bulunduğu sistem ( sınıfsal ve kültürel ) yüzünden başaramadı.  Ama. Elinden geleni yaptı Osmanlı öyle denildiği-sanıldığı gibi oturup seyretmemiştir olanları  ( http://fnsconsult.blogspot.com/2012/07/osmanl-sanayi hayat_16.html#.UsmZgfv874g).

Birinci Sanayi Devriminin asıl sonucu  burjuvazi denen sınıfı ortaya çıkarmasıdır.Koca Avrupa kıtasında son derece zengin ve homojen ( aynı karekter ve yapı ) bir sınıf doğdu.Alman-Fransız-İngiliz burjuva sınıfı hızla kurumlaştı.Hem bulundukları ülkelerin hem de sömürgelerinin ve pazarları olanlar ülkelerin kaynaklarını ihracat veya işgalle ithal ettiler.Fakat Almanya da bir sorun vardı.Alman ekonomisinde etkin olan museviler oyunu bozuyordu.Alman burjuvasinin homojen yapıya kavuşmasının önünde engeldiler.Dini ayrılıkda Alman-laşmalarını önlüyordu.Ayrıca.Almanya nın sömürgelerinin olmayışı-hammadde teminindeki maliyetler ve uluslararası ekonomik rekabet önemli unsurlarda bahis konusuydu.Tüm bu nicel birikimler nitel olarak nazi faşizminin doğmasına yol açtı. Böylelikle özünde ekonomi olan pasta savaşı başladı.Japonya ve Osmanlı nında bu savaşa katılması işi küresel boyuta taşındı.

AVRUPA BURJUVAZİSİ HOMOJEN DEĞİLDE KARIŞIK MİLLETLERDEN OLUŞAN BİR SINIFLAR BÜTÜNÜ OLSAYDI-BİRİNCİ VE İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI ASLA ÇIKMAZDI.

İkinci Sanayi Devrimini bir ve ikinci Dünya savaşları sonrasının getirdiği şartlar ortaya çıkardı.Artık pazarda yer almak o kadar kolay değildi.Avrupa ve Amerika da başlayan işçi hereketleri-savaş sonrası bağımsızlıklarını kazanan ülkelerdeki kalkınma hamleleri-dış ticaret kanunlarının bu ülkelere öyle eskisi gibi maliyetsiz girmenin önündeki engeldiler.Maliyetlerin düşürülmesi için insan unsurunun azaltılması-makinaların daha çok üretim yapabilmesi için geliştirilmesi gerekiyordu. Diyalektik süreç hiç durmazdı zaten.Gözünüzün önündedir ama sizin farkında olmazdınız.Şartlar dayattığında farkına varırdınız ancak.Akıllı ve doğru karar aldıysanız yolunuza devam ederdiniz.Bu şartlar özellikle Amerika da kendini daha iyi hissettirmiştir.Zaten Avrupa ve Japonya da takat kalmamıştı.Rusya ve Çin deki rejim değişiklikleri o zaman dilimindeki genel burjuva sınıflarını tehdit eder hale gelmişti.Bununla başetmenin yolu daha da zenginleşmekten geçiyordu tabiki.Ve.Kendi ülkelerinde paylaşmaktan.Bu arada torbadan SOSYAL DEMOKRASİ ÇIKTI.İkinci sanayi devrimine ilk örnek ( emsal gösterme açısından ) Henry Ford un insan unsurunun yok denecek kadar az olduğu hareketli montaj hattına sahip,seri üretim yapan otomobil fabrikasıdır.Bu gelişim diğer sanayi ülkeleri tarafından da uygulandı.En büyük şansları Rusya ve Çin deki finans birikiminin rejimin getirdiği kısıtlamalar yüzünden az olmasıydı.Çünkü.bu ülkelerde toplumsal gider maliyetleri çok yüksekti.Artı değer oluşmuyordu.Yeni teknolojik gelişmelere ayrılacak fonda bu yüzden yetersizdi.Birinci ve İkinci Sanayi devrimi,artan Dünya nufusu, tarım alanlarının yetersizliği ve yeni kapitalist üretim şekli yüzünden insanlar kentlere akın ettiler.KENTLEŞME BU DÖNEMDE HIZ KAZANDI.Tarım sanayileşme kadar artı değer oluşturmuyordu.Küçük tapulu araziler miras yoluyla veya ekonomik nedenler yüzünden büyük topraklara katılıyordu.

BİRİNCİ SANAYİ DEVRİMİ SONUNDA YENİ YENİ PALAZLANAN FİNANS KAPİTAL İKİNCİ  SANAYİ DEVRİMİ SONUNDA OLUŞUMUNU TAMAMLADI VE KURUMLAŞTI. ARTIK. BURJUVA SINIFLARI HOMOJEN YAPILARDAN OLUŞMUYORDU.ÇOK ULUSLU OLMAYA BAŞLAMIŞLARDI. ( http://fnsconsult.blogspot.com/2012/06/finans-kapital_22.html#.UsmrOPv874g )

Üçüncü Sanayi Devrimi kentleşmenin,sanayileşmekte olan ülkelerde biriken sermayenin yarattığı rekabetin ve bu biriken sermayenin tekrar gelişmiş ülkelere ithal edilmesi zaruretinden doğdu.Hoş bu sermaye az-çok bankacılık veya borsa sistemiyle geliyordu ama.Yetmiyordu.Var veya yok olmak bahis konusuyda artık.Öyle eskisi gibi savaşarak almakta bahis konusu olamazdı.Savaş maliyetleri gelecek faydayı çok aşabilirdi.Aşardı zaten.Savaşın bir üretim şekli olduğu devirler Osmanlı nın Viyana hezimetinden sonra bitmişti.Bir ve İkinci Dünya savaşları tam bir aptalıktı zaten.NE YAPMAK GEREKİYORDU.Maliyet problemi yaratmayan,emek-yoğun olmayan,çevreye duyarlı,otomatik olarak birbirini tetikleyen bir üretim şekli.İhtiyaç yaratan bir üretim  ve tüketim ekonomisi.Gerekli olan buydu.Bilgisayar,telefon ve televizyon gibi araçların geliştirilmesiyle Üçüncü Sanayi devrimi başlamıştır.Bu aynı zamanda bilgi çağının da başlangıcıdır artık.Bilgi üretmek,bilgiyi saklamak yada bilgi en fazla getirisi olan bir üretim şeklidir bu sanayi devriminde.Çünkü.Bilgi maliyetleri düşürebilmektedir.Yeni tüketim alanları yaratmaktadır.Bilgi sıradan bir insanın birden zenginleşmesine,sınıf atlamasına neden olabilmektedir-olmaktadırda.Eskinin seri üretim yapan fabrikaları artık hantal zaman-maliyet-çevre gibi unsurlar yüzünden tercih edilmemektedir.Bu hammallığı başka ülkeler yapmalıdır.Bu devrimin önündeki ticari sorunlar Mai Anlaşmasıyla bertaraf edilmiştir.

BİLGİ VE FİNANS EKONOMİSİ ÜÇÜNCÜ SANAYİ DEVRİMİNİN ASLİ UNSURLARIDIR

Artık burjuvazi çok ulusludur. Fakat hakim unsurun musevilerden oluştuğu da su götürmek gerçektir.Çünkü Bu Dünya da ürettiğiniz herşey kadar güçlü olursunuz.Tanrı üretenleri sever.Rehavete kapıldığınızda bitersiniz.Tanrı rehaveti sevmez.Gururu sevmez.Bu dönemde ise Rusya ve Çin Dünya ekonomisi ile entegre olmuş o ekonomiden pay almaya çalışan ulusal ekonomilerini-burjuvazisini yaratmaya çalışmaktadırlar. Hammadde,yetişmiş iş gücü gibi avantajları vardır.Ekonomik maliyetleri son derece düşük durumda.ŞU ANDA DÜNYA DAKİ KIRILMA NOKTASI BUDUR.Büyük ihtimalle ve şimdilik öyle görünüyor ki pastadan payı beraber alacaklardır. Ufak-tefek sorunları ise kendileri yerine başka ülkeleri veya etnik halkları kullanarak çözeceklerdir-çözüyorlarda.Üçüncü Dünya Savaşının çıkma ihtimalini düşük görüyorum.Belki Rus ve Çin burjuvazisindeki ( şimdilik tamamen oluşmadı.Oluşsa da.Büyük ihtimalle finans kapital üyesi olurlar.)  finansal birikim pastanın yarısına sahip olsaydı BELKİ. Olmasın tabiki.Hiçbir şey ülkenizi ve onurunuzu korumanın dışında savaşa neden olmamalıdır.Bu bilgi çağında insanoğlu artık herşeyden haberdar.Finans Kapitalin kullandığı yöntemlerden biri olan kültür ihracatı-dezenfarmosyon gibi yöntemler Dünya yı tek kültürlü bir halk yapmaya çalışsa da,her insan başka halkların kültürlerinden muhakkak surette etkileniyor.Yeni değer yargıları ve kültür oluşuyor.Sınırlar insanoğlunun kültüründe önemini yitiriyor.Yeni bir dünya kültürü -değer yargıları oluşuyor.Kaynaklar her açıdan azalıyor ve eninde sonunda bitecek.Küresel bir savaş bu sefer insaoğlunun işini bitirecektir.

ARTIK İNSAN OLMALIYIZ.UZAYDA DÖNÜP DURAN BİR KÜRENİN ÜZERİNDEYİZ.HERŞEY GİBİ BİRBİRİMİZE BAĞIMLIYIZ.PAYLAŞMALIYIZ.



Faik Çaltılı.





























Tilkilik - Dönertaş - Kemeraltı / İzmir Anıları








Merhaba,

Küçükken yazları İzmir'e dayımın yanına gelirdim tatil için. Tilkilik'te otururdu. Bir aile evinde 2-3 aile birden kalırdı.Bütün İzmir sahillerini gezerdik.O zamanlar Tilkilik_Dönertaş'ın ortamı mükemmeldi.Evler boyalı insanlar birbirine saygılıydı.Birbirlerinden yardımı esirgemezlerdi.İnanılmaz güzel-doğal ve sıcak  bir ortam.O ortamı hayatım boyunca unutamadım ve rastlamadımda.Sabahları fırına-bakkala gitmek benim görevimdi.İlk önce dönertaş sebiline gider buz gibi suyundan içerdim.Sonra fırına.O fırın şimdi yok-kapanmış.Simiti ekmeği mükemmeldi.Agora harabeleri-Altınpark-Mezarlıkbaşı-Genel olarak Tilkilik O zamanın eski  İzmir  kültürünün merkezi gibiydi.Yeşilova çorbacısını ise unutmak mümkün değil.Her izmir 'e gelişimde uğradım. Fakat artık kapanmış.Eski Yeşilova çorbacısının karşısında var aynı çorba çeşitlerin yapan bir çorbacı var.Aynı lezzette olmasa da fena değil diyebilirim.

Türkiye'de İstanbul'da bulunduğum zamanlarda.Cuma akşamları banka çıkışından sonra arabaya atlar.Sabah saat 5 gibi Dönertaş'a gelirdim.Oradaki Akseki otelinin altındaki Erzurumlu kahvehanesinde ( bu kahvehanenin nargilesini içmek için haftada bir gün muhakkak rahmetli pederim Alaşehir den gelirdi.Akşamda akseki otelinde kalır ertesi gün tekrar nargilesini içip dönerdi.)sabahlayan sabahcılarla sohbete dalar-.fırından gelen o sımsıcak simitler ve yanında tulum peynirleriyle hep beraber kahvaltımızı yapardık.Sonra gelsin nargileler gelsin çaylar-kahveler.Bir süre sonra uykum gelince bayrak hamamına gider orada dinlenirdim.Tabiki çıkışta doğru Yeşilova çorbacısına.Artık o çevre beni tanırdı.Ayda 2 kez gelirdim muhakkak.Aksattığım zamanlarda ise nerdesin merak ettik derlerdi.Bu yıllarca devam etti.Taki Tilkilik-Dönertaş bozuluncaya kadar.Şimdi ise evler bakımsız-ortam tatsız ve eski lezzettinden eser yok. Göç mahvetmiş oraları.Sanırım belediyenin de aymazlığı var bu konuda.Belki de belediyenin bütçesi yetersiz.Çorba keyfinden sonra kemeraltı na gider , birşeyler satın alırdım.Kemeraltı' nın ara sokaklarında yürümek Ben'i çok rahatlatırdı. Kemeraltı'nda dönercilerde çok iyi.

İzmir deki eski okul arkadaşlarıyla buluşur.Çeşme 'deki Cevat'ın yerinde akşam muhabbetimize başlardık. Cevat'ın mutfağıda mükemmeldi.Şimdi nasıl bilmiyorum.

Pazar akşamı dönünceye kadar İzmir'i sindirmeye-olabildiğince değerlendirmeye çalışırdım.Ama hiçbir zaman doyamadım İzmir'e.hala da öyle.


Bu arada ilk çocukluk aşkımı da Tilkilik'te yaşadım.İtiraf etmekte sakınca yok sanırım.





 































Transatlantik Tic.Ve Yatırım Ortaklığı Üzerine


Merhaba,

Son dönemlerde ABD ile  AB arasında Transatlantik Ticaret ve Yatırım ortaklığı  ( TTIP )  adı altında global bir ticaret karteli oluşturulması bahis konusu.Bu süreç şimdilik devam etmekte.Bloğum da Ülkemizin finansal geçmişini ve finansal geleceğini yönlendirmiş-yönlendirebilecek konularda yazmaya özen gösteriyorum.Bu konu güncel ve çok ama çok önemli.Şimdi.Bu ortaklığın neden gündeme geldiğini ve içeriğini irdeleyelim.

TTIP  nin doğuş nedeni Çin 'in veya ona bağlı Kobi işlevi gören ülkelerin global ticaretteki etkinliklerinin artması ve doğal olarak ABD ve AB ülkelerinin geride kalması gibi görünmektedir.Tabiki bu Çin Ulusal Burjuvazi sinin güçlenmesi demek.Ne var bunda diyeceksiniz.Sermayenin vatanı yoktur.Çin li sermayedarlar zamanı gelince Çin dışında da yatırım yapacaklardır.Olabilir.Fakat Çin özbilinci yüksek bir geçmişe sahiptir.Oyun kurucu olduğunda Çin i oyun dışına atmak imkansıza yakındır..ABD ve AB için önemli olan budur.Bunun önüne geçilmesi, en azından yavaşlatılması kaçınılmazdır.Yeni bir senaryo yazmak şart olmuştur.
Bu gidişle global ticaretin her alanının ABD  ve AB nin elinden kayıp gideceği kesindir.Bunun içinde TTIP gibi bir oluşum kaçınılmazdı.Müzakereler davam etmekte.Dünya Ticaret Örgütü nün etkinliği dolayısıyla azalacaktır.Hoş bu örgüt çoğunlukla ABD ve AB ye çalışsa da yeterli olamamıştır.Daha güçlü bir kartel olarak ticaret oyununda yer almak kaçınılmazdır.Bu arada arkadan Rusya da gelmektedir.ABD ve AB de üretim maliyetleri yüksektir.Çin deki günümüz köleliğinin getirdiği maliyetlerle baş etmeleri zaten mümkün değildi.Bu konuda birçok ayrıntı var.Kafanızı fazla karıştırmayayım.Bu ortaklığın gerçekleşeceği kesindir ve haklı bir eylemdir.GÖZ GÖRE GÖRE MEYDANI ÇİN VEYA BAŞKA ÜLKELERE BIRAKACAK DEĞİLLER TABİKİ. Peki Türkiye nerelerde.Zurnanın hangi deliğinde.( Afedersiniz.)

Türkiye AB ile birlikte Gümrük birliği anlaşmasını yapalı sanırım 20 yıl oldu.Başlangıçta AB liğine tam üyeliğin yolunu açacağını  ve ekonomimizi canlandıracağını varsaydığımız bu GB anlaşması tam üye olmadığımız için AB ye ihraç ettiğimiz malların ayrı bir devlet ( Ulusal ) muamelesi görmesi dolayısıyla artık bir sorun oldu.Bu şu demek.AB herhangi bir ülkeyle serbest ticaret anlaşması yapabilir..Dolayısıyla o ülkelerin malları vergisiz olarak Türkiye ye girebilmektedir.Tam üye olunmadığı için AB istediği ülke ile serbest ticaret anlaşması yapabilmekte ama Biz yapamamaktayız.GB liği anlaşmasının imzalandığı günleri hatırlıyorum.DENİZ BAYKAL ve TANSU ÇİLLER in müzakeresiz imzaladıkları bu finansal aymazlık büyük bir başarıymış gibi gösterilmişti. PEKİ NE YAPMAK LAZIM.İŞİN ÇÖZÜMÜ YENİ BİR ÖZBİLİNÇ YARATMAKTIR.KÖTÜ OLAN BU ÖZBİLİNCİ SIRTLAYACAK SINIFLARIN OLMAMASIDIR.

Ayrıca TTIP na Türkiye nin alınması bahis konusu bile olamaz.Çünkü.GB liği anlaşması ile zaten ellerindeyiz.İhracatımız yüzde 75 oranında ithalata dayalı.İthalat birim fiyatı yaklaşık ortalama 3 dolar.İhracat birim fiyatımız ise ortalama 1.5 dolar.Bu finansal verimliği kim elinde kaçırmak ister.Örneğin Almanya nın ithalat birim fiyatı ortalama 1 dolar.İhracatı ise 4 dolar.BU DURUM KAÇINILMAZ OLARAK CARİ AÇIĞI DA ARTIRMAKTADIR.NEYSE.

Kısa vadede bu kumpastan kurtulmak mümkün görünmemektedir.Öncelikle ülkenin ciddi bir borç yükü var.AB ye ihraç ettiğiniz mallar katma değeri yüksek mallar değil.İhraç ettiklerinizi AB liği başka ülkelerden de rahatlıkla alabilir.Çin in oluşturabileceği bir kartele katılsanız ki çok uzaklar .Lojistik maliyetleri yüksek olur.Ayrıca Siz in ürettiklerinizi onlarda üretiyor.O grupta Türkiye ye ancak kırıntılar kalır.Kalırsa tabiki.Aslında Türkiye deki bu finansal yapısal sorunlar Menderes le başladı.Müteselsilen devam etmektedir.AKP  bu yapısal sorunları çözebilecek bir fırsat yakaladı.Fakat kadrolarındaki öz bilinç yokluğu işi daha da vahim hale getirdi.Ivır-zıvır konularla zaman öldürdüler.Gelecek nesilleri ( türbanlı-türbansız-kürt-türk vesair ) finansal kaoslar sabırsızlıkla beklemekte.Çıkacak finansal ve toplumsal sorunları hayal bile edemiyorum.

TTIP na Türkiye nin katılması durumunda bu ortaklığa Türkiye nin tarihi ve stratejik konumu dolayısıyla katma değer sağlayacağını savunan romantik yazılar okudum.Türkiye nin stratejik bir konumu olduğuna inanmıyorum.Petrole bağımlılık azaldıkça ki hızla azalıyor-azalacak.O  zaman stratejik konumumuz hiç gündeme gelmeyecek.Stratejik konum okyanusa yakın ülkelerde bahis konusu olabilir. Akabinde Türkiye nin dışarıda bırakılmaması gerektiği savunuluyor.Temennimiz bu tabiki.Bu tür ortaklıklar global otaklıklardır.Gerçekten ciddi bir katma değer katmanız bahis konusudur.Bu iş sıradan bir adi şirket kurmanıza benzemez.Siz in bağımsız bir sermaye birikiminiz yok.Sıcak paraya muhtaçsınız.Siz in siyasi durumunuz onları ilgilendirmez.İlgileniyorlarsa ekonomik-siyasi çıkarları vardır.Nitekim AB veya ABD bir diktatörü desteklemekte ama demokrasinin egemen olduğu bir ülkeyi desteklemeyebilmektedir.KRİTER EKONOMİDİR ÜLKELER ARASINDA.

Özel mülkiyet varolduğundan beri insan-toplum ve devletler arasındaki ilişki kuralları değişmemiştir.DEĞİŞEN TEK ŞEY MODADIR.

BU ARADA ŞUNU DA BELİRTMEK LAZIM.ABD VE AB KARŞISINDA FİNANSAL YÖNTEMLERE BAŞVURMAK KONUSUNDA RAKİP ÜLKELERİN ŞANSI ÇOK AZ.


Faik Çaltılı
Ortaköy.
















Stakeholder Kapitalizmi-Paydaş Ekonomisi


Merhaba,

Geçen hafta bir siyasi partinin toplantısına davet edildim.Türkiye de şu anda aktif olan partilerin hiçbirini tutmamama rağmen, dost davetini geri çevirmek olmazdı.
Parti yetkililerinden birisi iktidara geldiklerinde sosyal sorumluluk konularında aktif olacaklarını , yasalarla bu konuları ülkeye yerleştireceklerinden falan bahsetti.Konu çok önemliydi.Zaten uzun yıllardır da bilinen ( genelde iş dünyasında dile getirilen ) bu konuyu nasıl hayata geçirecekleriyle ilgili sorularım oldu.Biraz tatmin oldum diyebilirim.Hayata geçirileceğine pek de inanmıyorum açıkçası.Günümüz Türkiye sinde satış sonrası hizmetler-özellikle sigorta poliçelerinin-banka kredi sözleşmelerinin içeriği-malların garantisi gibi kıstaslar ortada.Devlet dairelerin de ise gelişmeler var tabiki..Peki nedir bu sosyal sorumluluk-stakeholder konusu.
Sosyal sorumluluk kişi yada bir kurumun ( özel veya kamusal ) topluma karşı-toplumun genel menfaatlerine uygun faaliyetlerde bulunma davranışı-mecburiyetidir.Böylelikle varlığı-yaşaması daha uzun vadeli olacaktır.Bunun getireceği maliyetlere katlanılınmalıdır.Bu kadar basitmi dir peki.Nasıl oluyor da maliyetlerin baş aktör olduğu kapitalist sistemde bu exstra maliyetlere katlanma-karlılıktan fedakarlık etmeye yanaşılıyor.BU SAMİMİ BİR YAKLAŞIM MI YOKSA MECBURİYET Mİ.
Sosyal sorumluluk konusu stakeholder denen kavramın kriterlerinden birisi sadece.Stakeholder kavramı daha doğrusu teorisi ilk kez 1964 yılında Stanford Araştırma Enstitüsünde ortaya çıkıyor.Daha sonraları geliştiriliyor,  ( evrimleşiyor ) genel yönetim ( özel yada kamusal ) faaliyetlerinin bir unsuru haline geliyor.Stake holder kelime anlamı olarak paydaş demek.Pratikte herhangi bir faaliyetten doğan artıdeğeri paylaşan-üleşen katmanlar ( sınıflar ) veya gruplara verilen ad.Fakat bu mali faydalanma yada kullanım verimliliği gibi konularıda içine alabiliyor.Örneğin; Üretilen bir malın alıcısının aldığı maldan azami surette faydalanabilmesini sağlamak için , o malı üreten şirketin alıcılarına ( müşterilerine ) karşı duyduğu-duyması gereken sorumluluk ve o sorumluluğu hayata geçirebilmesi için üretim aşamasında yapması gereken-şart olan kriterler stakeholder teorisinin özü.ÇOK AKILLICA.Peki bu tür kapitalist sistemin paydaşları hangi aktörlerden müteşekkil.Bu aktörlere toplumun tüm katmanları dır diyebiliriz. Şirket sahipleri-hissedarları-o şirkete yatırım yapan kişi yada kurumlar-şirketin çalışanları-alıcılar-müşteriler-tedarikçiler-taşeronlar-kredi verenler-sendikalar ( işçi veya işveren )-bayiler-üretilen malın sektöründe yetkili-meşru oda-baro gibi kuruluşlar-sivil toplum örgütleri-medya-vergi daireleri hatta yerel kuruluşlar ( belediyeler gibi ) bu katmanların ana aktörleridir.Hatta hatta aktivist gruplar da bu katmanların içerisindedir.Tabiki bu katmanların stakeholder teorisindeki belirleyicilikleri-önemleri eşit değildir.Baş aktörler şirket sahipleri ve üst düzey yöneticiler ve devlet yöneticileridir.İlk ve asıl sorumluluk onlarda başlar-başlamalıdır.PEKİ İŞ VE DEVLET  HAYATINDAKİ BU YÖNETİMSEL ANLAYIŞA-DEVRİME HANGİ EVRİMSEL GELİŞMELER NEDEN OLDU.

---2 DÜNYA SAVAŞ ından sonra gelişmiş kapitalist ülkelerin yanında ulusal-milli ekonomileri olan kapitalist ülkelerde dünya ticaretinde yerlerini almaya başladılar.Gümrük duvarları-hammadde maliyetleri gelişmiş ülke ekonomilerinin karlılığını zorlamaya başladı.Savaştan çıkan ülke ( GELİŞMİŞ ) halklarının kendi hak ve hukuklarını korumak için yaptıkları faaliyetler-oluşturulan kurumlar da ( sendikalar gibi.) kapitalist sistemi yormaya başladı.Dolayısıyla öncelikle sosyal demokrasi teorisi ortaya çıktı.Sosyal demokrasi kapitalizmin bir ileri aşamasıdır.Profesyonel kapitalizm  diyelim kısaca.Sermayenin geniş halk katmanlarına adaletli gelir dağılımı adı altında yayılmasının öngörüldüğü bir sistem yani.Bu sadece mali konularda  değil hemen her konuda fırsat eşitliğinide getirmiştir.Sosyal demokrasi sanayi devrimini yapan veya gelişmiş kapitalist ülkelerin daha verimli çalışmalarına -toplumun katma değer yaratmasına ( eğitim-sanat-teknoloji gibi ) zemin hazırlamıştır.Çünkü topluma yayılan refah toplumun her konuda katma değer yaratmasına  ( bilgi üretmesine de ) zemin hazırlamıştır.Vatandaşlık bilinci gelişmiştir.Artık insanlar verdiklerinin karşılığını en üst düzeyde istemektedir.Tabiki bu sistemin gelişmemiş ülkelerde uygulanması bahis konusu olmamıştır-olamazdı da  zaten.SOSYAL DEMOKRASİ  gelişmiş-ulusal burjuvasi güçlü ekonomilerde uygulanabilecek bir sistemdir.Geri kalmış ülkelerde hayata geçirilmesi bahis konusu olamaz.Neyiniz var ki ( ne kültürel ne de ekonomik ) , topluma vereceksiniz yada paylaşacaksınız.Tabiki sosyal demokrasi sisteminin getirdiği değişimler geri kalmış ülkeleri etkiledi.İşçi hakları-sendikal haklar-sivil toplum örgütleri-dernekler kanunu gibi yasal gelişmeler sosyal demokrat sistemin geri kalmış-ilkel kapitalist ülkelerdeki yansımaları olmuştur.KAPİTALİST SİSTEMİN AKILCI VE DOĞRU BİR HAMLESİDİR SOSYAL DEMOKRASİ.

---KAPİTALİZM EŞİTSİZ GELİŞİR.Bu ne demektir.Kapitalist sistemde artı değer ( mali fayda ) yaratmak.Malınızın talebine-kalitesine-kullanım kriterlerine- rekabet koşullarına ( yurt içi ve dışı )-çalışanlarınız ürettiği katma değere-finansal gücünüze-maliyetlerinize teknolojik üstünlüğe ve fiyat avantajlarına ( alınabilirlik) bağlıdır.Tabiki piyasada ( yurt içi veya dışı ) aynı malın üretilmesi bahis konusu olabilir.Aynı malı üreten ve satan şirketlerin aynı artı değeri elde etmesi asla mümkün değildir.Çünkü aynı sektörde olsa -her şirketin karekteri ve şartlarının aynı olması mümkün değildir.Dolayısıyla iki şirketten birisi daha çok kazanacaktır.Diğer şirket bir süre sonra kapanacak yada güçlenen şirket tarafından alınacak-yutulacaktır.Diğer bir unsurda o malı satın alandır.Satın alan eğer satın alınan malı değerinin çok üstünde satın almışsa fayda/maliyet açısından zarar edecektir ( fakirleşecektir ).Bu bileşenler bir aşamadan sonra bu biriken artı değerle birlikte  daha güçlü holdingleri-kartelleri doğurmuştur-doğmasına  yol açmıştır.Günümüzde Dünya ekonomisine 75-100 kadar global şirketin yön vermesinin nedeni budur.Bu bileşenler ülkeler arasında da geçerlidir.Bu şirketlerin ait olduğu ülkeler de belirleyici aktörlerdir günümüzde.İşte bu eşitsiz gelişmeden pay alabilmek-ayakta kalmak üretimizin-hizmetlerinizin kalitesine-rekabet gücünüze-teknolojinizi geliştirmenize-verimlilk düzeyinizi artırmanıza-katma değer üretmenize  bağlıdır.Ayrıca devlet olarak ayakta kalmanız bunlara bağlıdır.
---TÜKETİCİ-TÜKETİM  BİLİNCİ.Biliyoruz ki.Kişilerde veya toplumlarda bilgi birkimini önlemeniz mümkün değildir.Kısa süreli bilgi kirliliği veya yanlış yönlendirmeler ( reklam gibi ) bir malın uzun vadede satın alınmasını, ilgili şirketin de varlığını sürdürmesini sağlamamaktadır.Fayda/maliyet unsuru bir malın veya şirketin geleceğini belirler.Hele ki artık gümrük duvarlarının yavaş,yavaş kalktığı-ekonomik birliklerin ( Avrupa Birliği gibi ) ortaya çıktığı-teknolojinin tavan yaptığı-korumacılığın artık olmadığı bir Dünya da.Artık günümüzde bilinçli bir tüketici sınıfı gündemde.Dolayısıyla şirketlerin-kişilerin-politikacıların hatta hatta ülkelerin bile itibar yönetimi gibi faaliyetlerde bulunması şart olmuştur.Medeniyetin geldiği bir noktadır bu.

---REKABET KOŞULLARI-TOPLUMDAKİ BİLGİ VE BİLİNÇ DÜZEYİNİN YÜKSELMESİ STAKEHOLDER KAVRAMININ-STAKEHOLDER KAPİTALİZMİNİN DOĞMASINA-HAYATA GEÇMESİNE NEDEN OLMUŞTUR.HER PAYDAŞIN GELECEĞİ-MENFAATİ-YAŞAMASI BU ANLAYIŞIN UYGULANMASINA-GELİŞTİRİLMESİNE BAĞLIDIR.TABİKİ BU KONUDA BİR STANDART YOKTUR-ÜLKELERE-ŞİRKETLERE VE ŞARTLARA GÖRE KRİTERLER-KISTASLAR DEĞİŞEBİLİR.KISACA KAPİTALİZMİN YENİ BİR VERSİYONU-KAPİTALİST YÖNETİMİN SORUMLULUKLARININ PAYLAŞTIRILMASI DİYELİM BUNA.YENİ KAPİTALİZM YANİ.
İşte günümüz Dünya sında hemen her alanda ayakta kalmak için  üretimde-eğitimde-hizmette ( vesair alanlarda )  daha iyi kaliteli faaliyetlerde bulunmak-müteselsilen ( zincirleme ) sorumluluk duymak şart olmuştur.Hem mecburiyet ten hem de samimiyetten-medeniyetin gelişmesinden doğmuştur stakeholder kavramı-kapitalizmi.Artık Dünya küçük bir gezegendir.Hiç bir bilgiyi saklayamazsınız-insanlık değerlerine ters gelen faaliyetlerde bulunamazsınız.Bulunsanız da ne kadar güçlü olursanız olun kısa-uzun vadede yok-tasfiye olursunuz.GÜNÜMÜZÜN TARTIŞMASIZ GERÇEĞİDİR BU.AYRICA KİŞİLERİNDE BİRBİRLERİNE-ÇEVRELERİNE SORUMLULUKLARI DA BAHİS KONUSUDUR.
FAKAT.İSTANBUL-ŞİŞLİ BELEDİYE MECLİSİNİN ÇIKARMIŞ OLDUĞU SOSYAL SORUMLULUK VERGİSİNİN KONUMUZLA UZAKTAN-YAKINDA İLGİSİ YOK.BU VERGİ ÇEŞİDİNİN ADINI SOSYAL SORUMLULUK OLARAK KOYMAK, UCUZ BİR SİYASİ UYANIKLIK SADECE.
Bu kavram şirket-devlet yönetiminde-çevre konularında-etiksel anlayışlarda-özellikle stratejik yönetim sistemlerinde etkin bir kavramdır-anlayıştır- hızla gelişmekte-uygulanmaktadır.ÇOK DA GÜZEL OLMUŞTUR

Faik Çaltılı